FATİH OKUMUŞ
FATİH OKUMUŞ
...
İstemenin esrarı: içtenlikten, ruhanîler yaratılır
Sözler’de açıklandığı üzere, Evrenin Sahibi, topraktan, taştan, sudan ve havadan çeşitli cisimsel canlılıklar yarattığı gibi; ışık, karanlık ve elektrik gibi, yarı soyut yapılardan da bilinçli varlıklar yaratmıştır. Dahası, tamamen soyut olan sesten, anlamlardan ve kelimelerden de canlılar meydana getirmiştir. İnsanın içtenliği ve temiz niyeti,söylediği hayırlı sözlerin havadaki kopyaları adedince canlanmasına vesile edilmektir.
İnsanlara cennete çok ağaç dikmelerini öğütleyen İslam Peygamberi(asm) “Güç ve kuvvet Allah’tandır” sözünün, cennetin ağaçlarından olduğunu söylüyor. Bu ve benzeri sözlerden anlıyoruz ki, içten dualar ve iyi sözler, inanan insanlar için cennette saraylara, vadilere, nehirlere ve güzelliklere dönüştürülüyor. Herkesin, hayatın sonsuz tarafındaki kişisel cenneti, dünyadaki eylemlerinin ve dileklerinin karşılığı olarak inşa ediliyor.
İnsanların içten dualarından melek benzeri ruhanîler yaratıldığı gibi, meleklerin dualarından da nuranî varlıklar yaratılır. İslam Peygamberi (asm) “Cennet hurileri, meleklerin tespihinden (Yaratıcıyı anmalarından) yaratılmışlardır” demiştir.
İçten ve temiz ruhlu insanlar ruhsal evrene serpilen soyut hayatlara vesile ediliyorlar. Tıpkı melekler gibi, istiyorsunuz, içtenlikle yalvarıyorsunuz ve tüm içtenliğiniz, sonsuz evrende ruhsal canlılıklara dönüşüyor. Cennette her şey hayatlıdır ve o hayatların bir bölümünün ardında, dünyadaki saniyeleriniz boyunca kalbinizden geçirdiğiniz duaları ve yalvarışları bulacaksınız.
Rivayetlerde denir ki, Evrenin Sahibi önce İslam Peygamberinin(asm) ruhsal ışığını yaratmıştır. O ışığın sonsuzluk isteyeceğini bilen Yaratıcı, isteğini peşinen kabul ederek evrene vücut vermiştir. Evreni kuşatan ruhsal heyecan, birbirini çılgınca takip eden ruhsal heyecanların vücutlarına aracı yapılıyor. Evren genişliyor; yaratılış inanılmaz bir çoklukta zenginleştiriliyor.
Dualarımızla yaratılan ruhanîlerin bazıları bizi korumakla görevlendirilirler.Pek çok insan, yüzdeyüz öldürücü bir tehlikeden,kimilerine göre şans eseri;oysa gerçekte o andaki içten duadan doğan ruhanî varlığın eliyle kurtarılmıştır. Gazete sayfaları, yüksek binalardan düştüğü halde burnu kanamayan, çarpışarak ezilen arabalardan küçük sıyrıklarla çıkabilen pek çok insanın inanılmaz hikâyeleriyle doludur.
Uçuruma yuvarlanan bir otobüsteki biri hariç tüm yolcular ölmüş; ama, yolculardan bir kadın kendini yolun kenarında sapasağlam otururken bulmuştu. Her gün okuduğu duasını üzerinde taşıyan bir öğretmen, açık alanda teröristlerin çapraz ateşleri arasında kalmıştı. Kurşun yağmurlarından isabet almadığını fark etmiş; sonunda, silahları tutukluk yapan teröristleri de teslim almıştı.
Kalp gözü açılmış alimlerden Muhyiddin Arabî, gençliğinde yaşadığı ilginç bir hikâyesini anlatır. Arabî, bir gemide, geceyi sarsan şiddetli dalgalar üzerinde yolculuk yaparken, güvertede oturan bir yolcunun dengesini kaybedip denize düştüğünü gördü.
Gördüğünden irkilerek “eyvah, düştü” derken, düşen yolcunun hayalî bir vücut tarafından güverteye çıkarıldığını fark etti. Derhal, bedeninden deniz suları süzülen adamın yanına koştu ve neler olduğunu sordu.
Şaşkın yolcu hikâyesini şöyle anlattı: Şiddetli dalga kendisini yerinden denize fırlattığı anda, Evrenin Sahibini düşündü. O çaresizlikte, kendisini ancak, hükmü karanlık geceye ve dalgalı denize geçebilen Sınırsız Yaratıcının kurtarabileceğini hissetti. Tüm içtenliğiyle O’nun takdirine teslim olarak “Bu, sınırsız şeref sahibi ve her şeyi bilen Allah’ın takdiridir” Ayetini okudu.
Denize düştüğü o anda, aniden ruhsal bir varlık kendisini yakalayarak güverteye geri çıkardı. Sonra da kendisine “biraz önce okuduğu ayetin anlamı olduğunu; Yaratıcının emriyle bedenlenerek, kendisini kurtarması emrini aldığını” ifade etti ve kayboldu.
Olayı anlatan Arabî, tam samimi bir niyetle ve içten yapılmayan duaların eksik vücutla ortaya çıkacaklarını belirtmektedir.İhlaslı duaların ise canlanarak, istenilen şeyi yapacaklarını söylemektedir.
Şu halde, ne istediğimize dikkat edeceğiz. Zararlı ve yıkıcı isteklerin peşinden mi koşuyoruz? Yoksa iyiliğin ve ışığın ardından mı ilerliyoruz? İsteklerimize hızla ulaşmayı diliyorsak, ne denli içten olabildiğimize bakacağız. Yeryüzünde duası çok ve içtenliği yüksek insan kadar bereketli bir ağaç dikilmemiştir.
27 Şubat 2008 Çarşamba
26 Şubat 2008 Salı
TÜKENİYORUM RABBİM!
Tükeniyorum Rabbim! Yalnız kaldığımı düşünüp, varlığının her an, her noktada tezâhür ettiğini, beni devamlı koruyup gözettiğini, gönlümden geçenlere dahî cevap verdiğini unuttuğum zaman, “Rabbim” demeyi unuttuğum an tükeniyorum!Diriliyorum Rabbim! Sana yaslandığım, Sana güvendiğim, Sen’inle başlayıp, Sen’inle devam ettiğim, tüm işlerimi Sana havâle ettiğim an! “Ne güzel Dost’sun” dediğim zaman diriliyorum.Tükeniyorum Rabbim! Tüm sevdiklerimden; anne-babamdan, cânandan, ten kafesindeki cândan daha yakın olduğunu bilerek, ellerimi Sana açmayı, Sen’den netice, Sen’den çâre beklemeyi unuttuğum zaman! “Bu dertler neden bana?” dediğim an tükeniyorum.Diriliyorum Rabbim! Havayı soluyup Sen’inle dolduğum, gözümü açtığımda Sen’i bulduğum, en sağlıklı irtibatı Sen’inle kurduğum, tüm dünya bana küsse de Sen’in dostluğunu ümid ettiğim an! “Kahrın da hoş , lütfun da hoş” dediğim zaman diriliyorum.Tükeniyorum Rabbim! Hayat enkâzı altında kaldığımda, çekiç misâli zaman beynime vurduğunda... Hayal, ideal diye, küçük hedefler peşinde koştuğumda... Dünya meşgalesine dalıp, bir cenneti, bir azabı, bir de ölümü unuttuğumda... “Beni affet” demeyi azalttığımda tükeniyorum.Diriliyorum Rabbim! Yandığımda Sen’inle söndüğüm, Seni hatırlayıp rûhumu güldürdüğüm, O sırlı gücünden kuvvet aldığım, Sen’inle yürüdüğüm, dua ederek Sen’inle konuştuğumda... İçimdeki tüm ırmaklar sana kavuştuğunda... Ruhum kitabın ve secdenle buluştuğunda… “Ya Rab, bırakma ellerimi” dediğimde diriliyorum. Yeniden cânlanıyor, cânıma cân katıyorum! Cânımda Sen’i buluyorum! Sen’inle huzur doluyorum!Dirilişlerim, dostluğunun tercümesidir. Sen’i yâr bilişimin, yoluna serdâr oluşumun, sözlerinle hemhâl oluşumun işâretidir. Dirilişlerim, sana açılan tüm kapıların anahtarıdır... O kapılar önünde gösterebileceğim en güzel beraattır. Dirilişlerim, tüm yangınlardan firar edişim, sonu olmayan bir tebessümdür! Ruhumun ebedî dosta, yegâne vuslata ilerleyişidir. “La ilâhe illallâh”, Sen’den başka yok ilâh diyerek, kendimi Sana emânet edişimdir. Durdur tükenişimi. Kabul buyur dostluğuna. Dirilt beni Rabbim!..
-alıntı-
24 Şubat 2008 Pazar
AŞK NEDİR?
Aşk, evrenin muhteşem bir güzellik ve düzen içinde yaratıldığı zamandan beri var oldu. İlk insanla birlikte insanlar arasındaki en renkli, en zevkli, en zengin bir duygu çağlayanıdır aşk.
Sevginin, en yoğun ve en coşkun bir şelâle gibi çağlamasını anlatan aşk, insanları birbirine bağlayan, birbirine yaklaştıran bir sihir, bir efsun âdeta. İnsanları neredeyse gözü kapalı cezbeden bu sırlar yumağı, çok tatlıdır, çok güzeldir, çok şirindir, çok keyif vericidir...
Ancak her aşkın önünde nice tuzaklar, nice zorluklar ve nice engeller vardır. Onları aşmak; yürek, cesaret, akıl, mantık, bilgi, hüner, sabır, azim ve hepsinden önemlisi bir yöntem ister. Bu erdemleri taşımaz ve yöntemini uygulamazsanız, sevdanız yarım, aşkınız sonuçsuz, yuvanız mutsuz olur.
İşte “Ömür Boyu Aşk”, her duygunun örselendiği ve başkalaştığı bir dünyada; sevgiye ve aşka nitelik ve kimlik kazandırmak için vardır.
Sevgi ve aşk, Allah'ın, “tüm yaratıkları seven ve onlar tarafindan çok sevilen” anlamındaki “Vedud” isminin bir tecellisidir, bir yansımasıdır. O, varlıkları sevdi ve sevgiyi yarattı. Sevgi olmasaydı, hayat olmazdı. Çünkü, her şey birbirine yabancılaşır, her şey birbirinden uzaklaşırdı.
Aşkın o kadar çok çeşidi var ki, para aşkından tutun, dünya aşkına, Peygamber aşkından Allah aşkına kadar birçok çeşidi vardır.
Benim işlediğim aşk, evlilikle sağlamlaşan, sürekli bir mutluluğu hedef alan, her türlü engeli aşma azmi taşıyan ve ömür boyu sürecek bir aşk.
Benim kast ettiğim kesinlikle, gelip geçici hevesler, günübirlik zevkler, en küçük bir engelde tükenen sevdalar değil.
Bizim aşkımız, sıradan bir kadın-erkek ilişkisi ya da flört değil. Hedefinde, evlilikle hayatı birleştirme bulunmayan, sonu acı ve gözyaşıyla biten geçici hevesler hiç değil.
Ne yazık ki, flört dönemi, insanların en fazla yalan söylediği, kendisini farklı tanıttığı ve karşısındakini yanlış tanıdığı bir dönemdir. Taraflar hem kendi kusurlarını alabildiğince gizlemeye çalışır, hem de sevdiğinin kusurlarını görmez. Muhatabını üzmemek için hoşlanmadığı şeylerden hoşlanmış gözükür. Sevdiğinin her eksik ve kusurunu te’vil eder, onlara iyi yorumlar getirir. Taraflar sanki yüzlerine birer maske takınmışlar, gerçek yüzlerini gizleyip, karşısındakinin hoşlanacağını sandığı bir kişilik sergilemişlerdir.
Evlenince bu maskeler çıkar. Amaç sevdiğine kavuşmak olduğu için artık amaca ulaşılmış, zahmete katlanmaya gerek kalmamıştır. Taraflar gerçek kişiliklerini sergilemeye başlar.
Sevenlerin odaklandığı nokta cismanî güzellik ise, sonuç daha da vahimdir. Çünkü, aşkın yöneleceği asıl adres; cisim değil, kalp ve ruhtur. Asıl cazibe ve güzellik, duygusallıkta ve ruhsallıktadır. Sevgiyi nefis adına cisme yöneltenin, arzusunun aksiyle tokat yemesi normaldir. Bu yüzden asıl güzelliği keşfedemeyenlerin evlilikleri her geçen gün sıradanlaşır ve mutsuzlukla sonuçlanır. Gerçi böyle bir evliliği kurtarmak da imkânsız değildir. Zaten benim “Ömür Boyu Aşk”taki çabam da buna yöneliktir.
Ben evlenince aşk biter, diyenlerden değilim. Aksine evlilikle aşkın daha da kökleşeceğine inanıyorum. Aşkı bitiren evlilik değil, bizim mutlu bir evliliği yürütmeyi bilmeyişimiz. Aşk kolay başarılabilecek bir olay değil. Biz hep bencilce yaklaşıyoruz. Oysa aşk aynı zamanda, özveridir, katlanmaktır, çile çekmektir. Aşk, şefkatla beslenen, sabırla ve azimle yürütülecek uzun bir maratondur. Bu koşuyu göze alamayan aşkı keşfedemez.
Her nimet bir külfet ister. Hiçbir şey bedelsiz değildir. Aşkın ve sevginin de bir bedeli var. Ödeyeceksiniz, katlanacaksınız, gerekirse çekeceksiniz. Ama, hep bir gün yepyeni bir dünyayı keşfetme umuduyla koşacaksınız. Ufukta mutluluğu göremeyen, o umut ve gayretle sabredemeyen aşkı yakalayamaz.
Bana göre, kazandıklarımız içinde aşkın bedeli en az ve en ucuz olandır. Bir yabancı dil öğrenmek için gecesini gündüzüne katan insanlar, bunun onda biri kadar birbirini anlamaya ve sevmeye gayret etseler dünya cennete döner.
Aslında sevgi ve aşk, bütün insanların yaratılışına Allah tarafından yerleştirilmiş. Her insan, sevdiğine veya eşine karşı coşkun bir sevgi hisseder başlangıçta. Ama bir müddet sonra engeller ve sorunlar cenderesinde öyle bir bunalır ki, sevmeye mecali kalmaz.
Aç, borçlu, hasta, bitkin, umutsuz, yaşama sevincini kaybetmiş bir kimse aşkı ve sevgiyi sürdürebilir mi? Sorunlar varsa, aile yuvası çatırdamaya başlar. Eşler bir yere kadar sabreder, daha sonra birbirlerini yanlış anlamaya ve olumsuz tavırlar sergilemeye başlar.
Ben diyorum ki, sorunları el birliğiyle aşarsanız, aşkı yeniden keşfedersiniz. Bu yüzden kitabımda, aşkla doğrudan ilgili görünmeyen, ama bana göre aşkı çok yakından etkileyen sorunlara da çözüm önerileri sunuyorum.
“Beni, yine, yeniden sev”
“Yağmurun sesine bak, aşka davet ediyor” diye başlar eski bir şarkı. Bunun gibi nice çağrıya uyup aşkın sihirli dünyasına girer çoğu insan. Varlığın en güzel, en gizemli ve en büyülü duygusu olan sevgi ve aşkın çoşkun sularına kapılanlar, sonlarının ne olacağını kestiremezler bir türlü. Aşkın cazibesine gözü kapalı dalmışlardır çünkü.
Âşıkların kimi azgın dalgalarla boğuşur, kimi bir Titanik gibi buzdağlarına çarpar, kimi boğulup okyanusun derinliklerinde kaybolur; pek azı da esenlikle sahile çıkar. Kıyıya çıkmak iyidir, hoştur; ama el ele tutuşup birlikte aşk denizine atladığınız sevgili yanınızda değilse, çektiğiniz acıları içinize sindirebilir misiniz?
Bir sevdaya tutulmak ve onu yaşamaktan daha zor olan tüm engelleri aşıp onu sürdürebilmektir. Önemli olan, aşkın nasıl olması değil, nasıl sürdürüleceğidir.
Buna inandığım için, aşka şimdiye kadar yaklaşılan tarzdan çok farklı bir bakış açısı getiriyorum. Herkesin beraber olduğu eşine, yeniden âşık olmasını, sıradanlığı aşka çevirmesini öneriyorum. Şöyle diyorum, aşk kadar güzel cümlelerle bir kanaviçe gibi süslediğim kitabımda:
“İnanıyorsanız, güçlüsünüz. Aşkınızı ve sevdanızı, hiçbir dert engellemesin. İsterseniz, başarırsınız. Coşkunuzu ve mutluluğunuzu, hiçbir sıkıntı gölgelemesin. Sorunlarınızı çözmek sanıldığı kadar zor değil. Sizi ve eşinizi, yolları sevgi çiçekleriyle süslenmiş aşk sarayına doğru koşmaya çağırıyorum. Göz kamaştırıcı renk cümbüşü size arkadaşlık edecek. Bu uzun yolda koşarken biraz zahmet çekeceksiniz, yorulacaksınız belki. Ama, sevgiyi ve aşkı yeniden keşfedeceksiniz.”
Aile içi ilişkilerde geleneksel bakışları sorgulayıp “erkek egemen” anlayışı eleştiriyorum. Eşlere “sevginin önündeki engellerle” savaşmayı öneriyorum. Sizleri, gönüllerinizdeki küllenen aşk ateşini tekrar alevlendirmeye çağırıyorum:
“Özlemiyle yandığınız sevgiliye kavuştuktan sonra bile aşkı bütün güzelliğiyle ömür boyu yaşayabilirsiniz. Rengârenk saadet çiçekleriyle bezenmiş aşk sarayı, ulaşılamayacak kadar uzaklarda değil, sizin içinizdedir. Evlenince söndüğünü sandığınız aşk ateşini alevlendirmek ve mutluluk şatosunu aydınlatmak için size ve eşinize bir kıvılcım yetebilir. Eşiniz sevgiliniz, eviniz cennetiniz, aşkınız ömür boyu olabilir. Deneyin. İnanırsanız, başarırsınız...”
İnanıyorum ki, “Ömür Boyu Aşk”ı okuduktan sonra gerçekten evlilikler büyük bir değişim yaşayacak. Artık eşinize, bir şarkıda dendiği gibi, “Beni yine yeniden sev” diyebileceksiniz.
CEMİL TOKPINAR





