Hayırlı bayramlar...

Ramazan Bayramınızı tebrik eder; Hanenize huzur,mutluluk ve umut getirmesini temenni ediyorum....Eski bayramları aratmayacak bir bayram yaşamanız dileğiyle...
Bayramınız mubarek olsun...

30 Eylül 2008 Salı

YÜreĞİn YÜreĞİmdİ...

Durgun bir denizdim şu anki gibi.. Kendiyle mutlu şımarık bir kız çocuğu olmayı da seviyordum üstelik..
Kendimle baş başa kalınca çökerdi yüreğime hüzün bulutu.
“Keşke böyle olmasaydı”, ya da “keşke böyle olsaydı”larım hep sonradan vururdu ince ince.
Bir karanlık sarardı dört bir yanımı.
Güneş açtığında yine gülümserdim çocuklar gibi…
Bir gün sen geldin, Karanlığın içinde yanan bir deniz feneriydin limanıma ilk yaklaştığında.
Sonra büyüdün hüznümü okşayan mavi bir ışık oldun içimde..
Puslu ay ışığı gibi aktın hüzünlü odamın nemli duvarlarına,
Düşüncelerimin zindan karası yoktu varlığınla…Ve biraz daha büyüdün.
Sabah yüzüme vuran ilk ışıktın dünyamda.
Duygulu, buğulu sesin, kurumaya yüz tutmuş bir çiçeğe hayat veren su damlasıydı..
Farkında değildim hayatımın içinde olduğunun..
Yüreğin yüreğimdi.
Her gün biraz daha vardın bende, her günüm birazcık daha sen!
Beni büyüttün hüznüme gülüşünü ekleyerek,
Doğrularıma gözlerini arkadaş ederek, yalnızlığıma varlığını ortak ederek, geceme ışığını sunarak..
İşte yalnız bunun için teşekkür etmeliyim sana.
Beni büyüttün yüreğin yüreğimdi bu oyunda.
Yalancı bir sevdayı öyle güzel iliştirdin ki ellerime, uyanmak isteyip istememek arası bu rüyanın içinde bende vardım artık seninle..
Tatlı tebessümler, varlığınla bütünleşen mutluluğum kısa süreliydi.. ‘İyi ki var’ dedirten heyecanım…
Oysa yalan zincirleri üzerine kurduğun hayatın seni çabucak ele verdi sevgili..
Her kopan zincirde bir tokat çarpıyordu yüzüme,
Her olmaması gereken bir sen’den dönüyordum kendime…
Buna ne gerek vardı?
Başkalarının yaptığı gibi seni incitecek hoyrat bir sevda değildim ki ben..
Bana sahteliği bir demet çiçekle sunan sen, asıl sen değildin zaten, o zaman neden?
İnandığım mavi sevdamı yalancı kırmızıya boyamana ne gerek vardı?
Kulaklarımı tıkadım su damlası sesine,sadece sesin her yalanın içinde sırıtan bir gerçeklikti.
Ve sustun…
Çıldırtan sessizliğin ortasında rotasını şaşırmış bir gemiciden farksızdım, pusulam da yoktu üstelik… bu çıkmazdan dönüş de yoktu..
Bir kayıptım.
Nerede kaybetmiştim kendimi,nerede aramalıydım, nerede bulacaktım?
Bu içimdeki yabancı da neyin nesiydi?
Hayatıma sorgusuz sualsiz girip sonrada hiçbir açıklama yapmadan talan edip gidecek miydin?
Ve benden buna göz yummamı isteyecektin…
Oysa yüreğin yüreğimdi bu oyunda..
Ben de birazcık sahteydim.
Çünkü bende birazcık sen’dim.
Ve bir gün gittin..
Hiç şaşırtmadın beni..
Karanlığın içinde gözlerimi açıp tekrar siyahı görmekti gidişin.
Sevdiğim sen değildin ki o yüzden üzülmedim.
Her kimse o ilk “Sen” sıfatında tanıdığım, işte o’ydu benim yüreğim…
Bir olmayandı yani.
Bu bir gerçekti, bir acı tokat daha.
Başka kimliklere bürünüp sana ait olmayan cümlelerini yalanlarından oluşmuş gösterişli bir hediye paketinde sunmaktan vazgeç!
Başkası olma sevgili..
Yüreğin neyse öyle şekil alsın varlığında.
Hayatına kendi ellerinle buyur ettiğin boş’luklarla yorma kendini boşuna.
Sahte bir mutlulukla büyüttün beni.. yolun sonuna varamadan yoruldum.
Yüreğin yüreğimdi bu oyunda..
Aldığım yere bırakıyorum şimdi düşlerimi..
Arkamdan bakma.. oyun bitti yüreğim yenildi !
Alıntı

22 Eylül 2008 Pazartesi

Bir Ölünün Hatıra Defteri....

Sağa çekilin, yol açın; kardeşim sana söylüyorum hâlâ ne bakıyorsun dikiz aynasından, çekilsene!”
Yerde yatan sıcacık bir bedene doğru yaklaşan siren sesleri, bir avuç telaşlı kalabalık, ne var sanki, altı üstü bir gence araba çarptı işte.
Yağmurlu bir öğle vakti, gökten yağmur yağdırılıyordu. Rahmet iniyordu paket paket. Hepsi özenle hazırlanmış elmastan hediye paketleri gibiydi.
Yağmur yağdırılıyordu Fatih’in yamalı kaldırımlarına. Kimse yağmurun farkında değildi. Herkes araba çarpan gencin etrafında toplanmıştı. Birileri ağzından sızan kanları siliyor, birileri de, “zavallı delikanlı, daha pek de gençmiş” diyordu. İlk yardım ekipleri de kalp masajıyla sebeplere baş vuruyorlardı. Ne bilsin garip doktorlar, o zaten Rabb’iyle akdini imzalamıştı. Sevgili dostu Azrail (as) ile çoktan yola çıkmışlardı bile ebedî alemlere doğru. O, emin bir dostuna emanet etmişti ruhunu, sevimli arkadaşı Azrail’e...
Nasıl bir şeydi bu hayat? Bir an var, bir an yok. Kalemin, ucu üzerinde durması kadar zor ve tehlikeliydi hayat dedikleri.
Yağmur yağıyordu Fatih’in kaldırımlarına. Yağan yağmur yüzünü yıkıyordu delikanlının. Yol ortasında yatan bir “terkip”. Ruh çıkınca topraktan hiçbir farkı kalmıyordu insanın. Ama bunda farklı bir şeyler vardı. Bir gözü ağlıyor, bir gözü gülüyor gibiydi. Sanki bir gözü arkada kalmış, birisine bakar gibiydi. Bir gözü de gittiği yerdeki güzelliklere seviniyordu. Hâlâ ruhlu gibiydi o an.
Herkes delikanlıyla ilgilenirken, kaldırımın dibinde ufak bir defter ıslanıyor, dağılan yapraklarıyla, delikanlının olduğu anlaşılıyordu. Yaşlı bir ninenin bastonuna çarpana dek, kimse görmemişti o defteri. Kamburlaşmış beliyle nine; zorla, eğilerek yerden aldığı defterin üzerinde “hatıra defteri” yazılı olduğunu gördü. o sırada, bir, yerde yatan gence baktı, bir de elindeki hatıra defterine. Gözleri doldu birden, gayr-i ihtiyâri “seni dünyaya küstüren neydi evlâdım” dedi. Böyle bir cümleyi neden kullanmışt,ı kendi de bilmiyordu, zaten bilmesi de gerekmezdi, çünkü Rabbü’l Alemîn, onun o sözü dilemesini murad etmişti. Kader konuşunca beşer susardı.
Kendilerini ebedî bir davaya adamış gönül erlerinin hayatta iki seçenekleri vardı. Ya onlar dünyaya küsecekti, fani ve süflî hiçbir şeye meyil göstermeyecek, ya da kader, tokatlarla onu dünyaya küstürecekti. Bu genç de belki de öyle bir bîçareydi, kim bilir...
Yaşlı nine, çantasından çıkardığı gözlüğü gözüne takarken bir taraftan da ıslanmış yaprakları karıştırıyordu. Yağmurdan dolayı bir binanın altına çekildi ve bakışları sayfaların içinde kayboldu gitti. Son yaprağa geldiğinde durdu ve hayrette kaldı. “ Allah Allah, bu sayfa neden buruşmuş, yağmur suyuna benzemiyor, belki de zavallının göz yaşlarıdır bunlar.” Diyerek özenle yazılmış sayfaya göz gezdirdi. Fakat göz yaşlarının verdiği buruşukluktan dolayı yazılar tam anlaşılamıyordu, mürekkep dağılmıştı, tıpkı ölümün gelmesiyle hayatın dağılması gibi.Hayatının son sayfasına nokta konulan delikanlının, son hatıralarını okuyordu yaşlı nine. Okudukça ağladı, ağladıkça okudu. Buğulanan gözlerini tutamıyordu bir türlü. Ne yazıyordu bu defter de daha hayatının baharında, ayaz vurmuş şeftali çiçeği gibi ölümün soğuk kışını yaşayan delikanlı, bu kadar kısa zamanda ne yaşamış olabilirdi?
“Sevgili günlük; satırlarını her gün akşam yatarken karalardım ama nedense bugün, sabah namazından sonra karalamak geldi içimden. Beni bilirsin, her zaman ki dostun, hani şu; insanlara karşı konuşkan, insan delisi olan, ama aynı zamanda iç dünyasına herkesten çok dönük olan çocuk. Biliyor musun; bu güne kadar beni önce Rabb’im, sonra sen anladın, birisi daha var beni anlayan, fakat uzakta, çok uzakta, bu dünya onu da harcamak için uğraşıyor, bir iman erini daha mânen içinde boğmaya çalışıyor sevgili günlük. Dünya, beni anlayanları benden çalıyor dört senedir. Git gide beni anlayanların sayısı azalıyor. Müslümanca yaşayan bir çok insan “göze bakıp kalbe hitap etmek” yerine, cebe bakıp nefse hitap etmeye başlamış. Kişilere “etiket”lerine göre değer verilir olmuş. Sevgili günlük; eğer konuşabilseydin her halde bu insanlar “zahirperest” olmuş” derdin değil mi? Neyse boş ver be günlük, boş ver aldırma, kulluk zor şey anlarsın ya...
Günlükçüğüm, içimden bir ses diyor ki; “sen yakında yolcusun boş ver insanlar konuşsun. Senin arkandan tanımadıkları bir kişinin yorumunu yapsınlar, seni Rabb’in tanıyor ve biliyor ya yeter” Biliyor musun; bu sese inanmak istiyorum sevgili günlük. Bir de; hatırlıyor musun bir dava arkadaşım vardı. Hani hep bahsederdim ya! düştüğümde kalkmama vesile olan, üzüldüğümde güldüren, risaleyle yatıp risaleyle kalkan ve beni anlayan... Şimdi onu çok üzüyorlar, hizmetinden soğutuyorlar. Onun zihnini karıştıran insanlardan, kitap okuyamadığı her bir dakikasının, hizmetle meşgul olamadığı her bir ânının hesabını mahkeme-i kübra’da, huzur-u ilâhide çok dehşetli bir şekilde soracağım. Haberleri olsun sevgili günlük. Onların hüküm sandıkları şeyler kabre kadar, bizim saltanatımız ise kabirden sonrası içindir.
Ey günlük; birileri de beni, bol bol kötülüyorlar. Ne dersin bu işe. Ne yapalım kendi kaderimi kendim çizdim. Samimi olamadım Rabb’ime karşı. Saygı ve hürmet göstermeye çalıştığım insanlardan azar işittim. Beni insafsızca, geçmişimle, ailemin fikirleriyle yargıladılar. Sıkıntılarla, acılarla, elemlerle geçmiş bir hayatı eleştirdiler. Canım günlük; bunlar bilmiyorlar mıydı “mü’min’de bulunan câni bir sıfat yüzünden, sâir masum sıfatlarını mahkum etmek hükmünde olan adavet ve kin bağlamak ne derece hadsiz bir zulüm olduğunu” ve bir insanı geçmişinde, istemeden başına gelen olaylardan dolayı yargılamanın insaniyete sığmadığını? Şu ayeti hatırlıyor musun günlük; “muhakkak ki insan çok zalimdir”...
Ölçüsü insaniyet olmayanın bütün ölçümleri yanlış çıkıyor günlükçüğüm. İnsanları fikirlerine göre değerlendirmek insaniyet noktasında ne büyük bir cahillik abidesi öyle değil mi günlük.
Günlük efendi, günlük efendi; sana söylüyorum, ne dünyayı ne de içindekileri sevmiyorum artık. beni çok üzüyor, kulluğuma halel veriyor. Hizmetim olmasa ve birkaç sevdiğim insan, bir dakika durmaya tahammül edemezdim bu fani dünyada. Kusura bakma, yapraklarını ıslatıyorum, ne yapayım tutamıyorum gözlerimi. İnsanım işte teneşir tahtası değil ya.
Günlük günlük bir tanecik günlüğüm; keşke beni biraz... neyse günlük, artık kimse beni anlamasın. Çünkü bu zulmü yapanların ardında kaderin şefkatli elini görüyorum. o insanların kelimeleri davranışları, halleri benim için beş para etmiyor, çünkü tek gayem var amelimde, o da “rıza-i ilâhi” “eğer o razı olsa bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra...” artık devam edemeyeceğim günlük, ellerim titriyor, kalem elimde durmuyor, gözlerim kararıyor. Yoruldum galiba biraz hava almak için yürüyüşe çıkayım, bilirsin ki bütün hakikatli yollar Ona çıkar... Haydi hayırlısı cuman mübarek ola sevgili günlük...”
Yaşlı nine de ıslatmıştı son sayfayı. Yağmur yağdırılıyordu Fatih’in kaldırımlarına. Bir ölüm daha yaratılmıştı caddenin ortasında. Kayan tekerler ve yerde yatan birisi. Kimdir necidir, nereye gidiyordu bilinmez. Ama o bir kuldu ve o sırada “Cuma” salâsıyla camiye yürürken insanlar o da yürüyordu bir yerlere garip, yetim, bîçare...
Evren Teke

20 Eylül 2008 Cumartesi

 
VİSAL - Wordpress Themes is proudly powered by WordPress and themed by Mukkamu Templates Novo Blogger