Kulu Allah'a götüren pek çok yol vardır. Aynı bir ağacın dalları gibi, sonunda hepsi aynı gövdeden semaya uzanır. Yolların en güzeli, mü'min'in sürekli vecd halinde olmasıdır ki bunu sağlayanlardan biri de Namazdır. Hadislerde, Namaz için Mü'min'in miracı buyurulmustur. Lakin bu yükselme açık gökyüzünde değil, maneviyat ve kulluk boyutunda uçmak ve Allah'ın rızasını kazanmaktır. Bu yükselme; Allah'ın huzurunda olduğunu idrakle, gönlünü, düşüncelerini, bütün uzuvlarını O'na yöneltmendir.
Miraç; seccadede başlar, Allah-u Ekber denildiği an'da , tüm istekler, arzular, her türlü dünyasal duygular geriye atılmış, vücut tüm unsurları ile O'na doğrulmuştur.
Kişi artık Allah'ın huzurundadır, mecazi ifadeyle O'nun kapısını çalmaktadır.. ve kapı açılmış, Buyur ya Kulum denilmiştir. Ve kul o durumda, yaşadığı hiç bir dönemde hiç kimsenin karşısında durmadığı bir ifadeyle boyun eğer rukua varır...
Ey güzeller güzeli Sevgili! Senden ayrıldığımdan beri, inler durur tüm zerrem..Ey sevgisinden tüm kainati yaratan Allah'ım! Senin önünde talebimi söylemeye bile takatim yok, Senin huzurunda söz bana değil, senin fermanına düşer. Ey Allah'ım! İzzet olarak Senin kulun olmak bana yeter..
Tüm zerreleri titrer, duyduğu huzur onun aldığı cevaptır..Secdeye varır..Bu şükrandır, bu razı olmaktır, bu kulluğunu en son şekilde ifade etmektir.
Ey Sevgili! Senin huzurunda ben küçücük bir noktayım..Fermanım Senin elinde, hayatım, ölümüm, vefam Senin elinde, Sen ki her şeyi hakkıyla bilensin, Sen ki huzuruna geleni çevirmeyecek kadar Rahman ve Rahim'sin...
Her şeyin sahibi Sensin, tüm zerrelerimle diyorum ki: Senden baska tapılacak yoktur. Azamet sahibi Sensin, ben sadece yarattığınım, Sana muhtaç olanım...
Bilir ki, gücü veren O'dur..Bilir ki aranılan her ne ise O'nda aranır, O ihsan ederse, her sey O an'da bulunur.
"Sen kendini küçük bir varlık mı sanırsın? Oysa sende büyük bir âlem gizlidir."der Alemlerin Rabbi..
Başını kaldırır..öylece oturur..kendisine söyleneni alır ve ;
Rabbiyle miracında kendisine verilenlere şükreder..Miracına şahit olanlara selam verir..ve hayata yine sonraki miracına kadar, O'na layık kul olma savaşına devam eder.
Artık öğrenmiştir; her seccadeye gidiş, O'nun huzuruna çıkıştır. Her seccade bir rampadır. Kulu Allah'a ulaştıran rampalar, onu kullanacak olana, Allah'ın kapısını çaldıran rampalar..
Her secdeye varış da; kulluğunu ikrardır ve sonu vuslattır O güzeller güzeli Sevgili ile..
Ne demiş uğruna alemler yaratılan Cihan Serveri ;
Namaz, kişinin kalbinde bir nurdur; artık sizden içini aydınlatmak dileyen, kalbindeki nurunu artırmaya çalışsın.
Rabbim yüreklerinde O'nun aşkını taşıyan herkesi, onları Allah'a ulaştıran bu rampalardan uzak eylemesin..
Alıntı...
Seccadeler Rampalardır...
VİSAL...
Beni zaman kuşatmış, mekan kelepçelemiş;
Ne sanattır ki, her şey, her şeyi peçelemiş...
Perde perde veralar, ışık başka, nur başka;
Bir anlık visal başka, kesiksiz huzur başka.
Renk, koku, ses ve şekil, ötelerden haberci;
Hayat mı bu sürdüğün, kabuğundan, ezberci?
Yoksa göz, görüyorsun sanmanın öksesi mi?
Fezada dipsiz sükut, duyulmazın sesi mi?
Rabbim, Rabbim, Yüce Rab, alemlerin Rabbi, sen!
Sana yönelsin diye icad eden kalbi, sen!
Senden uzaklık ateş, sana yakınlık ateş!
Azap var mı alemde fikir çilesine eş?
Evet, ben, bir kapalı hududu aşıyorum;
Ölen öluyor, bense ölümü yaşıyorum!
Sonsuzu nasıl bulsun, pösteki sayan deli?
Kendini kaybetmek mi, visalin son bedeli?
Mahrem çizgilerine baktıkça örtünen sır;
Belki de benliğinden kaçabilene hazır.
Hatıra küpü, devril, sen de ey hayal, gömül!!
Alıntı
21 Mart 2008 Cuma
Çay Kimi Çağırır?
Vakti vardır...
Ve can çeker.
Ama berrak ve demli bir çaydan daha iyi olan şey, o çaya sohbet katan, lezzet katan dostlardır.
Çay da, dost da, teselli makamında bir talihtir.
Yalnızlığa hüzün taşır çay...
Sohbete muhabbet...
***
Hayatın neresinde, ne şekil ve görüntüde olursak olalım; mesele şudur:
Bir bardak demli çayın yanında ne kıymetimiz var?
Hangi dostun bir bardak demli çayı için "hasretin adı" ve "katma değer"iyiz?
***
Vakti vardır..
Ve can çeker.
Can, çayı bahane edip dost ister.
Profesör istemez, genel müdür hiç istemez...
Makam ve mevki...
Ve dahi şan ve şöhret...
Ve dahi mal ve mülk sahibi istemez.
Aradığı insandır.
"İnsan" sıfatının yanında, som altına şekil katmak için sokuşturulmuş bakır kadar ehemmiyeti olmayan unvanları hesaba katmaz...
Ve can, insan çeker.
Bir bardak demli çayın her yudumunu, ab-ı hayata dönüştüren insan!
19 Mart 2008 Çarşamba
İNSAN VE ZAMAN
“Eyvah, aldandık.
Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik.
O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik.
Evet, şu güzeranı hayat bir uykudur; bir rüya gibi geçti.
Şu temelsiz ömür dahi, rüzgâr gibi uçar gider.”
Zaman; geçmiş, hal ve gelecek dilimleriyle bir ibret sayfası, insan ise, zamanın sayfalarında yazılan ince mânâların dikkatli bir okuyucusudur. Meselâ, geçmiş zaman,
• Müstakbelin (geleceğin) aynası.
• Zamanı müstakbel tohumlarının mahzeni ve şuunatının aynası
• Geleceğe ve ebedi saadete atlamak için, bu dünyadan göçmüş ruhlara bir medar-ı envar ve muhtelif basamaklı nurlu bir mi’rac
• Ağır yüklerini bırakarak serbest kalan ve dünyadan göçüp giden ruhların nurani bir nuristanı ve bir bostanıdır.
Zahir nazarda ölü görünen geçmiş zaman, böyle bir bakışla canlanır ve nurlanır; nurani ve muhteşem bir meclise döner.
Geçmiş zaman ve ölmüş devirler ve asırlar,
• canlı birer ibret sayfası
• Baştanbaşa ruhlu, hayattar bir acip âlem
• Mevcut ve bizimle münasebettar Rabbani bir memleket haline gelir.
Gelecek zaman
• Mazinin tarlası
• Ahvalinin aynasıdır. Yani, geçmişte atılan tohumlar geleceğin tarlasında çiçek açar, meyve verir. “Medeniyet tekerleğin icadıyla başlar” sözü buna örnek olabilir. Zira, o tekerlek bugün arabalarda, uçaklarda, fabrikalarda dönmektedir.
Geleceğin, geçmişteki hallerin aynası olmasına ise şu noktadan bakabiliriz: Hemen her devirde birbirine benzer olaylar olur. Meselâ, bir devleti çökerten veya yükselten sebepler hemen hemen aynıdır. Günümüzde yaşanan olaylara bakarak, geçmişte yaşanmış olayların doğru bir tahlilini yapabiliriz.
Zamanın mazi ve müstakbel dilimlerine bakıştan sonra, kendimize bakalım. Evet, şimdiki zamanı yaşayan bizler için zaman,
• Hakiki sermayedir.Gençlik ve ihtiyarlık, zamanın seyri içinde uğradığımız veya uğrayacağımız iki menzildir.Gençlik,
• İnsanın heveslerinin en heyecanlı zamanı
• Hararet-i gariziyenin galeyanlı hengamı• Dünyevi ihtirasların feveranlı vaktidir.
Diğer taraftan gençlik,
• En kuvvetli bir ticaret vesilesi• Güzel ve şirin bir hayrat vasıtası
• Kıymetli ve zevkli İlâhî bir nimet
• Cenab-ı Hakkın latîf - şirin - güzel bir nimetidir.
Gençlikteki ibadetler ise,
• O fani gençliğin baki meyveleridir.
İnsan hayatı gençlik yazından ihtiyarlık güzüne doğru hızlı bir akış içindedir. Gençliğini gafletle geçirenlerden bir kısmı “gençlik gecesinin uykusundan ihtiyarlık sabahıyla” uyanırlar. İmanlı ihtiyarlık ise, bir bahtiyarlıktır. Böyle bahtiyar ihtiyarlar,
• Evlerin bereket direği ve belalardan koruyucusu durumundadır.
Bu mânâyı bilen evlat, yaşlı anne-babasını “huzur evine” atmaz. Onları yanına alır ve beraberce huzur içinde yaşarlar.
DUA...
Ya rabbi! Yolum döndü dolaştı bir çıkmaza kilitlendi. Şimdi ne yana dönsem uçurum.
Ey ancak kendisinden kurtuluş istenen,kurtuluşu başka yerlerde arayan biz şaşkınlara basiret ver.
Ey bütün mahlukata yumuşaklıkla muamele eden, günahkarlara ceza vermekte acele etmeyen, herşey olup bitmeden bize kendimize dönme iradesi ve gücü ver.
Ey gurbettekilerin sahibi, bu ruh gurbetinde çektiğimiz acılarımızı hafiflet.
Ey çaresizlerin duasına cevap veren, bizi gerçek dua şuuruyla donat.İstemeyi bilenlerden eyle.
Ey herşeyden, sevgili, bizi gerçek sevgiyi sahtesinden ayırt edebilip sahte sevgiye yüz vermeyenlerden eyle.
Ey en iyi can yoldaşı,
Ey sonsuz ikram sahibi,
Ey kimsesizlerin kimsesi,
Ey gönlü kırıklara acıyan,
Ey itilip kakılmışların izzet kucağı,
Ey sessiz inleyişlerin imdadına koşan,
Ey kullarını kötü akıbetlerden sakındıran,
Ey kırık dökükleri tamir eden ve ihtiyaçları gideren,
Ey sığınmak isteyenlerin sığınağı!
Bu gurbet, duyarsızlık, hissizlik, itilmişlik, yıkılmışlık, gadre uğramışlık, dışlanmışlık, parçalanmışlık çölünde bizi yalnız bırakma.
Hepimize yeniden derlenip toparlanma fırsatı ver, tekrar birbirimize tutunma şuuru ver.
Bütün insanlığı kucaklayacak ıstırap duyarlılığı ver.
Bizi kendi nefsimizle baş başa bırakma, bizi bir an bile kendi gözetleyiciliğinden, koruyuculuğundan, rehberliğinden ve uyarıcılığından uzak tutma. Ey ...
Seni yeniden düşünmeliyim ...
Bütün sayrılıklarımdan,cahilliklerimden, kirlerimden sıyrılarak Sana yeniden yürümeliyim ...
İçimin derinliklerine doğru gövdeleşen karanlıkları Senin ışığına tutunarak kovmalıyım.
Tüm ümitlerimin tükendiği şu anda ruhuma ebedi ışık bağışlayan gölgene sığınmalıyım ...
Dört bir yanımdaki ufuksuzluğu Sana yönelerek aşmalıyım.
Her şeyiyle iflas etmiş bir ümitsizlik kuyusundan, sonsuz merhametine tutunarak çıkmalıyım.
Sana hep taze açılmış bir gül coşkusuyla bakmalıyım ...
Fiziki yanıyla evrende minicik bir nokta bile olmayan cismime karşılık, Senin varlığının dünyadaki en şerefli bir temsilcisi olduğumun Bilinciyle yeryüzüne yürümeliyim.
Önüme koyduğun meşru nimetler sofrasının dışına çıkmadan yaşama bilincine ermeliyim.
Ve Seni bütün maddi- manevi çıkarların ötesinde bir coşkuyla ve aşkla sevmeliyim
... Amin ...Amin...Amin...
15 Mart 2008 Cumartesi
MUMLARIN ÖYKÜSÜ...
Dört tane mum usul usul yanıyordu.
Ortalık öylesine sessizleşti ki mumların konuşmalarını duyabiliyordunuz.
Birinci mum dedi ki:
"BEN BARIŞ'ım!
"Ama kimse benim yanmama yardımcı olmuyor.Sanırım yakında söneceğim."
Alevi hızla azaldı ve sonunda tamamen söndü...
İkinci mum:
"BEN VEFA'yım!
"Ne yazık ki artık vazgeçilmez değilim.Onun için bundan sonra yanıp durmamın bir anlamı kalmadı."
Sözlerini tamamladığında esen hafif bir rüzgar onu söndürdü....
Sırası geldiğinde üçüncü mum hüzünlü bir sesle dedi ki:
"BEN SEVGİ'yim!
"Yanacak gücüm kalmadı.İnsanlar beni unuttu,değerimi anlamıyorlar.En yakınlarını sevmeyi bile unuttular."
Ve daha fazla beklemeden sönüp gitti....
Ansızın...
Ortaya bir çocuk girdi ve 3 mumun da yanmadığını gördü.
"Neden yanmıyorsunuz?Sizin sonsuza kadar yanmanız gerekmiyor muydu?" dedi;
ve ardırdan ağlamaya başladı...
O zaman dördüncü mum konuşmaya başladı:
"Korkmayın ben yandığım sürece öteki mumları da yeniden yakabiliriz;BEN UMUT'um!"
Çocuk parıldayan gözleriyle UMUT mumunu aldı ve öteki mumları birer birer yaktı...
UMUT ışığı yaşamımızdan hiç eksik olmamalı...
...Ki hepimiz onunla birlikte VEFA'yı, BARIŞ'ı ve SEVGİ'yi yaşatabilelim!!!
....
14 Mart 2008 Cuma
BEDEVİ
Devesiyle birlikte çölde yürümekte olan bir bedevi,güçlükle yürüyen ,sussuzluktan dudakları kurumuş bir adama rastlamış.Adam bedeviyi görünce su istemiş.Bedevi devesinden inmiş su vermiş.Suyu içen adam birden bedeviyi iterek deveye atladığı gibi kaçmaya başlamış.
Bedevi arkasından bağırmış:
"Tamam,deveyi al git;ama senden bir ricam var:Sakın bu olayı kimseye anlatma!"
Bu isteği tuhaf bulan hırsız biraz duraklayıp,nedenini sormuş:
"Eğer anlatırsan bu heryerde yayılır ve insanlar bir daha çölde muhtaç birini görünce yardım etmezler demiş bedevi."
Bedevi gibi derdimiz deve değil de, kötülüklerin izale edilmesi olsaydı,millet olarak şimdiye dek çok şeyi halletmiş olacaktık.
Ufkumuzda şafak türküleri tütüyor olacaktı.Kardelenlerimiz çoktan yeşermiş olacaktı.
Menfaatimize göre değil;vicdanımıza göre yaşayacağımız bir hayat dileğiyle....
12 Mart 2008 Çarşamba
DERVİŞ KAŞIKLARI
Birgün sormuşlar ermişlerden birine: "Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?" "Bakın göstereyim demiş" ermiş.Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış.Hepsi oturmuşlar yerlerine.Derken tabaklar içinde sıcacık çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar...
Ermiş "Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz" diye bir şart koşmuş."Peki" demişler ve içmeye teşebbüs etmişler.Fakat o da ne?Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına.En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.
Bunu üzerine "Şimdi.." demiş ermiş, "Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe." Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa."Buyurun" deyince her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp sonra karşısındaki kardeşine uzatarak içmişler çorbalarını.Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan.
"İşte" demiş ermiş, "Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse o aç kalacaktır.Ve kim kardeşini düşünür ve doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır.Şüphesiz şunu da unutmayın:HAYAT PAZARINDA ALAN DEĞİL VEREN KAZANÇLIDIR HER ZAMAN
SEVİLEN OL!...
Aylardan Ramazan, günlerden ise cuma.saat tam da icabet saati demleri. İmam efendi kürsüde gönlünün ilhamlarini bosaltmaya calısmanın gayreti icerisinde. Yaslı bir piri fani edep icerisinde camiden içeriye girerek usulca bir yere oturup can kulağıyla imam efendiyi dinlemeye baslıyor. Dinliyor ama hemen yanı başında sırtını cami duvarına dayayarak uyuyan bir genc görüyor. Piri fani, ´camiye kadar gelmis, su güzel konusan imam efendiyi dinleyemiyor, ne büyük kayıp bunun icin´ diye düsünerek gencin uyanmasi icin dürtükleyerek, ´´ Uyan, uyan.´´ diye seslenir. Hafiften gözünü aralayarak piri faniye bakan genc, biraz da sitemle ´´ Beni rahat bırak uyumuyorum,´´ der. Piri fani sesini cıkarmaz; ama biraz sonra gencin yeniden uyuma moduna girerek kafasının sallanmaya basladiğını görünce dayanamiyarak bir daha dürtükler ve ´´Uyuma, uyan uyan ve dinle.´´ der. Bu sefer biraz daha sitemle gözünü aralayan genç, ´´Uyumuyorum, beni rahat bırak, yoksa, Hızır oldugunu söylerim. Buradan cıkamazsin. Bu kalabalık, sakalında bir tel birakmaz,´´ der. Piri fanimiz megerse Hızır (as) imis. Hayretler icerisinde kalır ve boynunu büker, Allah´a yönelerek : ´´ Ya Rabbim ! Bu kulun benim kim oldugumu bildi. Bu nasil iştir ki bendeki listede bunun ismi yok.´´ diye sorar. Cevap gelir : ´´Sana verilen listede beni sevenlerin isimleri var. O ise benim sevdiklerimden....´´ Allah sevdiklerinden etsin... Sevmek, seviyorum demek bir iddia. iş sevilenlerden olmak.... Ama günümüzde sevilmek gurur ve kibir vesilesi olmaktan öteye geçmemiştir.Aslında sevilen sevilmeye layık olmak için hayatı dahi ona feda etmesini bilmeli çünkü onun herşeyi onundur ve o olmuştur...
6 Mart 2008 Perşembe
Nasıl Öleceğiz?...
HER SABAH binbir ümit ve neşe ile bizi hayata çağıran o kadar iş ve o kadar ses var ki, gözlerimizi açar açmaz bir koşuşturmadır başlıyor... Ve kendimizi birdenbire yaşamın tam ortasında buluyoruz.
Şu eksik, bu lâzım, haydi onu da yapayım derken, ertelediğimiz nice güzellikler hep bir başka güne taşınıyor. Birbiri ardınca nice mevsimler geçiyor. Halbuki, yaşadığımız bir başkasının hayatı değil, kendi hayatımız. Harcadığımız, kendi ömür sermayemiz. Görülecek o kadar güzellik, anlatılacak o kadar harika şey hep mahzun, hep bir kenarda bizi bekliyor. Susturulmuş veya küstürülmüş çocuk gibi, boynu bükük ve mahzun, hep bekliyor onlar. Döner de bir gün bakarız, farkederiz diye...
Baharın dört bir yandan sarmaladığı ve cihetsiz kuş seslerinin ruhumuza ilâhî bir hazzı, ulvî bir zevki tattırdığı erteleyemediğimiz bir zaman diliminde çok sevdiğim bir kardeşimle sohbet ediyorduk. Uzun süren dalgınlığımın ardından, ne düşündüğümü sordu.
Ben de:
— Öteden beri bunca insan nasıl öldü, son nefesini nasıl verdi ve acaba neler hissetti diye düşünürdüm. Şimdi ise nasıl ve ne halde öleceğimi merak ediyorum, dedim.
Bu gibi durumlarda tekellüfsüz fakat hikmetli bir cevabı olurdu her zaman.
— Cevabı belli abi, dedi.
— Nasıl yani, dedim.
— Hz. Peygamber “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz” buyurmuş. Ölümünü merak ediyorsan, yaşadığın hayata bakmalısın.
Birden beynimde şimşekler çaktı:
— Ama, dedim, sadece ölümü değil, ölümden ötesini de merak ediyorum.
— Onun da cevabı aynı hadisin devamında. Yani, “Nasıl ölürseniz, öyle de dirilirsiniz.”
Merakımı giderecek başka cümleler aramaya gerek kalmamıştı. O güzel insan, sevgili Peygamber, insanları en doğru seçime iki cümle ile davet ediyordu. Nefsimizin bizi bu kadar içinde olduğumuz bir gerçekten alıp dâ nerelere taşıdığını anlamak için bu hatıra yeter.
Gide gide ölüme varacağımızı zannediyoruz. Gide gide ölüme varılmıyor. Ölümle beraber gidiliyor. Ölüm hayatın gölgesi; onu bundan, bunu ondan ayırmak zor. Ama bir tecelli oluyor ve hayatın önünü kesiyor ölüm. Ecel gelince, başağrısı bahane... Gide gide ölüme varılsaydı, gidemeden ölenler olmazdı. Doğduğu günde ölenler var. Ha bir adım, ha yüz adım farketmiyor. Uzunluk veya kısalık bize göre bir kavram. Çok kısa sürede Rabbini razı eden işler yapıp da vefat eden ile yüz sene yaşamış olup da Yaratıcısından haberdar olmamış biri aynı kefede değerlendirilmez. Ölüm hayatın içinde olmasaydı, hayat bu kadar güzel ve çekici olur muydu? Hayatı güzelleştiren, belki de bu geçici ve fani yönü. Hayat bitmese, ölüm başımıza gelmese, ahirete nasıl geçilecekti, düşünülmeye değer doğrusu. Burada kalan dostların sayısının azaldığı, ahirete gidenlerin ise her gün çoğaldığı bu diyarda gurbetimiz oraya, anavatana geçmekle ve dostlarımıza kavuşmakla sona erecek. Hasret Sevgililer Sevgilisine kavuşmakla bitecek.
“Ölüm büyük şey, budur perde ardından haber,
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?”
Ölüm saatinden daha güzel bayram mı arıyorsun ey nefsim? Dostum beni çağırdığı zaman nasıl koşarak gitmem ki? Yalnızlık çevremi kuşatmaya başlamışsa...
Selim Gündüzalp
5 Mart 2008 Çarşamba
ANNE YAAA!!!!
SAAT 03.30'du.
Adamın telefonu çalmaya başladı. Başını gömdüğü yastıktan binbir zorlukla kaldıran adam, yatak ucundaki telefona uzandı:
"Alo! Kimsiniz?"
"Benim oğlum, annen!"
"Anne of ya.. Bu saatte ne var MEVLA aşkına! Yarın ne kadar önemli işlerim olduğunu bir bilsen...."
"Şey oğlum.."
"Ne var anne, beni bu saatte uyandıracak kadar önemli ne var? Sabah arasan olmaz mıydı?"
Anne, oğlundan duyduğu bu kırıcı sözlerden dolayı, çok üzülmüş ve çok incinmişti.
Ağlamaklı bir sesle şunları söyleyerek telefonu kapattı:
"Bundan tam otuzbeş yıl önce, böyle bir gece yarısı saat tam 03.30'da sen de beni uyandırmıştın! Doğum günün kutlu olsun evladım.."
....
İÇERİYE ALINMAK;BİZ DE İNŞALLAH....
Efendim, cami kapısından geçerken Ezanın okunduğunu duyan şoför, geriye dönüp patronundan izin ister:
- Beyefendi izin verseniz de ezan okunmuşken şuracıkta Namazımı kılıversem de devam etsek? der.
Patron, pek de memnun olmazsa da izin verir. Şoför camiye girer, patron da arabanın içinde bekler. Ancak cemaat Namazını kılıp çıktığı halde şoför çıkmayınca canı sıkılan patron, arabadan inip caminin avlusuna dalar, pencere camına abanarak ta iceriye bakar ki, şoför ellerini açmış duaya devam ediyor.Camı tıklatarak seslenir:
- Herkes çıktı ne duruyorsun, sen de çıksana!
Cevap ibretli:
- Bırakmıyor!
- Kim bırakmıyor?
- Seni içeriye bırakmayan!..
Bir düşünce alır patronu...
- Seni içeriye bırakmayan!..
Hemen orada abdestini alır, camiye girer ve yanına vardığı şoföre seslenir:
- işte der, beni de bıraktı içeriye!
Yaşlı gözlerle bakan şoför söylenir:
-Elbette bırakır, der. Deminden beri boşuna mı gözyaşlarıyla dua ediyorum sanıyorsun? Senin dışarıda kalmana gönlüm bir türlü razı olmadı, ellerimi açıp içeriye alınman için dua ettim. Şükürler olsun ki, Rabbim kabul etti duamı da, içeriye aldı, dışarıda bırakmadı.
-işte burada birazcık duruyor ve diyorum ki:
- Şükürler olsun Rabbimize ki, bizleri de dışarıda bırakmamıs, içeriye kabul edilmişiz. Bunun farkına varmalı, bu nimetin şükrü eda edilmeli, himmet ve hizmette asla ihmal ve gerileme olmamalıdır. Yoksa nimet şükür görmezse, gider.Bu defa da şükredenler alınır içeriye, etmeyenler kalır dışarıda...




